Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

fikritakip.com

 

Ülkemizdeki siyaset bürokrasi ilişkisi / Ali Koplay

 

John Stuart Mill’in  “her şeyin bürokrasi vasıtasıyla görüldüğü bir yerde, onun gerçekten muhalefet ettiği hiçbir şey asla yapılamaz “ifadesi ile Max Weber’in “tam gelişmiş bir bürokrasinin gücü, olağan koşullarda hep çok yüksek olmuştur.Siyasal efendilerin, uzmanların ve yönetim işleri içinde yer alan eğitilmiş memurların karşısında kendilerini bir”delitant” ya da amatör konumunda bulurlar.”cümleleri dünya devletlerinin bürokrasi ve siyaset ilişkilerinin ne yönde olduğuna dair bizlere ışık tutuyor. Özellikle ülkemiz  bürokrasisi ve siyasetinin de John Stuart Mill ve Max Weber’in bu eksende söylediği cümleler çerçevesinde şekillendiğini söylemek mümkündür.

Ülkemiz kamu yönetiminde, bürokrasi ve siyaset ilişkileri en başta gelen sosyal olgulardan biridir.Yönetim bilimci Eryılmaz’ın ifadesiyle; bunlar arasındaki yapıcı ilişkiler bürokrasi-siyaset kurumunun  meşruiyetini güçlendirken zıt ya da sorunlu ilişkiler temelde hükümetin, spesifik  olarakta rejimin meşruluğuna halel getirerek güçsüz ve zayıf düşürme  potansiyelini de bünyesinde taşımaktadır.

Kendilerini sağ ve sol cenahta gören düşünürler,  bürokratik güçten  ciddi anlamda kaygı duyarlar.Sol cenahtaki bazı düşünürler, bürokratik kurum ve yapıları siyonist ve emperyalist güçlerin zayıf ulusları egemenlikleri altına almaları, gelir seviyesi düşük halkın esaret çemberinde tutulması gibi fay hatlarına  neden oldukları gerekçesiyle ciddi anlamda eleştirip  tenkit etmişlerdir. Sağ cenahtaki bazı düşünürler ise bürokratik yapılanmaları; enflasyon, alınan haksız  vergiler nedeniyle vatandaşın  gücünü zayıflattıkları ayrıca bürokratik  düzenlemeler yüzünden bireysel insiyatiflerin  zayıflatıldığı gibi etkenler  nedeniyle suçlamışlardır. Her iki düşünce şekli temelde bürokratik kurumları eleştirip, halkın ilerlemesi ve ülkenin gelişmesinde önemli bir engel olarak görmüşlerdir. Bu gibi tenkitler nedeniyle bürokrasinin nasıl firenleneceği konusu ciddi anlamda tartışılır olmuştur.Bu bağlamda bürokrasinin karşısına  siyaset kurumu çıkarılmış veya çıkmıştır. Bürokrasi, devletlerin ilk kurulduğu dönemden bu tarafa var olagelmiştir.Devletin oluşumuna sağlayan temel dürtü güvenlik olup bu görevler bürokratik yapıları işleten bürokratlar eliyle yerine getirilmiştir.Ülkemizdeki  bürokratik gelenekte bu çizgi üzerinde yürümüş olup, siyaset kurumu özellikle  çok partili hayata geçiş aşamasıyla kendini hissettirmeye başlayarak bürokrasiyi kısmende olsa frenlemiştir.

Bürokrasi ve siyaset kurumu  konjonktür gereği, bu meyanda zamanla bir birlerine rakip olagelmiştir. Dönemler itibariyle bir birine karşı gelerek yerine göre kuvvet, yerine göre de güç kullanmaktan bile çekinmemişlerdir. Bu bağlamda bürokrasi ve siyaset kurumu acaba niçin bir birlerine karşı güç ve kuvvet kullanıyor? Birlikte barış ortamında varlıklarını niçin sürdüremiyorlar? Bu soruların cevabını verebilmek için her iki kurumun varlığını devam ettiren temel argümanlara  değinmekte yarar vardır.

Bürokratik yapılarda devamlılık olması nedeniyle bu kurumlarda ciddi anlamda bilgi birikimi vardır.Bürokratik bilgi uzmanlaşmayı da beraberinde getirerek bu hal zamanla yapısal bir güce dönüşebiliyor.Bürokratlar, bilginin uzmanlaşmaya dönüşmesiyle hızlı karar alabilme yetileri de gelişerek kendilerini ve yönettikleri bürokratik kurumları alternatifsiz bir konuma çekiyorlar.Bu bağlamda bürokratlar, daimi ve istikrarlı bir statünün avantajlarını yaşarlar.Bu yaşayış tarzı ve bürokratik alışkanlıklar, beraberinde bürokratik elit bir yapıyı da oluşturmuş oluyor. Başka bir ifadeyle bürokratik kurumlar, devletin oluşumu ve kuruluşundan bu tarafa ciddi anlamda kurum kültürü ve ideolojisiyle yoğrulup tartışılamaz bir yapıyı bünyelerine aktarıyor. Kendilerinden sonra gelecek bürokratlara bu ideoloji ve kurum kültürü aşılanıp önceki kurumlarla ve bürokratik elitle  irtibatları sağlanarak  profesyonelleşiyorlar.1980 sonrasında gelişen yeni kamu yönetimi anlayışı ile özellikle ekonomik yapılı bürokratik kurumların Bakanlıkların hiyerarşisi dışına çıkıp uzmanlık gücünü kullanarak özerk bir şekilde örgütlenebilmesi, bürokratik kurumlara yeni bir güç kazandırmıştır.Planlama, bütçeleme, projelendirme, örgütleme ve denetleme gibi teknik fonksiyonları bünyelerinde barındırmaları, bürokratik kurumlara meşruiyyet temelli bir güç katmaktadır.Bu gibi temel argümanlar, bürokratik kurumları güçlendirip bürokratik oligarşinin oluşmasına ve devlet düzeneği içerisinde ciddi anlamda  güç sahibi olmasına neden olmuştur.

Bürokrasinin freni olarak görülen ve kendine bu misyonu yükleyen veya yükletilen siyaset kurumunun  ise, temel  güç kaynaklarından bazılarını da şu şekilde dile getirmek mümkündür. Siyaset kurumu meşruiyetini anayasalardan aldığı için  kendine üst bir kurumsal kimlik atfeder.Bu eksende bürokrasinin üstü olarak kendilerini konumlandırlar. Siyaset kurumu, bürokratların kullanımı için gerekli olan bütçeyi dağıtma yetkisine sahip olmaları ve kendilerini halk adına temsili kurum niteliğinde görmeleri nedeniyle bürokrasi karşısında ciddi anlamda bir güç kazanırlar.

Siyasi liderler, bürokrasinin gücünü ve etkinliğini kırmak için halihazır bürokratik yapıların yanında, çeşitli alanlarda bürokratik hiyerarşinin dışında kendilerine doğrudan bağlı uzman personel kadrolarını kullanarak bilgi kaynaklarını geliştirirler. Bu bağlamda siyaset kurumu ülkemizde gücünü pekiştirmek için 1980 sonrası ortaya çıkan yeni kamu yönetimi anlayışının kendilerine  sunduğu olanaklardan yararlanmayı da bilmiştir.

Ülkemizde, kamu yönetimi ekseninden bakıldığında bürokrasi-siyaset ilişkileri Tanzimat Devriyle başlayan yaklaşık 150 yıllık bir dönemi kapsamaktadır. Bürokrasi kurumunun siyasal yapı ve siyasal sistem karşısında tamamen ikincil plana itilemeyen, hatta belli konjonktürlere göre daha da güçlenen bir yapıya büründüğü  söylenebilir. Osmanlı bürokrasisinin yapısı ve işleyişi, 1839 yılında ilan edilen Gülhane Hattı Hümayunu ile yeniden şekillendirilmiştir.II.Mahmut döneminin son yılları ve Tanzimat Dönemi, Osmanlı kurumlarının yeniden yapılandırılması çalışmalarıyla geçmiştir.Bu reform tipi çalışmalar, Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişte, Osmanlı’nın yönetim gelenekleri ve siyasi kültürü de büyük ölçüde Cumhuriyet yönetimine intikal etmiştir.
Tanzimat yönetimimin bürokrasi anlayışı, mali ve mülki yönetim açısından merkezileşmekti.Yerelden çok merkezi yönetime ağırlık verilmesinin asıl nedeni, tanzimatçı aydınların ülkenin kurtuluşunu güçlü ve merkeziyetçi bir yönetimde görmeleriydi. Tanzimatla birlikte bürokratlar ve bürokrat kökenli devlet adamları, siyaset sahnesinde egemen bir unsur  olarak bu dönemde ortaya çıkmaya başladı. Yani siyaseti şekillendiren yine bürokratlardı. Bürokrasinin ittihat ve terakkinin ortaya çıkması ve güçlenmesiyle birlikte siyasallaştığı, teknik uzmanlık yerine siyasi yakınlık geleneğini öne çıkartan bir görünüm sergilediği hep gündemde yerini korumuştur. Tanzimatçıların   mevcut kadrolarının çoğu askeri kökenli olduğu için orudunun siyasete alet edildiği ve siyasetin ön planana çıkarıldığı eleştirilerine maruz kalmışlardır.
Bürokrasi, tek parti dönemi olan 1923-1946 yılları arasında gücünü doruk noktaya çıkarmıştır. Başka bir deyişle bu dönem bürokrasinin altın yılları olmuştur.Bu dönemdeki askeri ve sivil bürokrasi, Atatürk’ün temel politikalarından olan  toplumun modernleştirilmesi,  ülkenin sanayileştirilmesi ve topyekün bir kalkınmayla ülkeyi muasır medeniyet seviyesine çıkarmak için  gayret sarfediyordu.Cumhuriyet döneminde reformların gerçekleştirilmesinde büyük ölçüde reformcu kişilerden oluşan  sivil ve askeri bürokrasiden yararlanılmıştır.

Tek parti döneminde, devlet-memur-halk ilişkisi “ceberrut bürokrasi”,”jandarma devleti” ve “ezilen halk “gibi kavramlarla değişik kesimlerce şiddetli bir şekilde eleştirilmiştir.Devletin aşkın niteliği ile tartışılmazlığı ve parti-bürokrasi derinliği  kendini her alanda gösteriyordu. Bürokrasi gücünü o kadar doruk noktasına çıkarmıştıki siyaset bürokrasinin denetimi ve gözetiminde  cereyan ediyordu.Bu dönemde bürokrasi, 1950 yılına  kadar en güçlü  dönemini yaşamıştır.

Çok partili hayata geçilmesiyle siyaset bürokrasiyi firenlenmiştir. 1950-1960 dönemi, bürokrasi açısından büyük bir gerilemenin itibar ve güç kaybının baş gösterdiği yıllar olmuştur. Daha önceki teknokrat bürokrasisi görevinden alınarak yerine partili ve eşrafa yakın kimseler bürokrat olarak atanıyordu.

1960’dan sonra ise,  süreç tersine dönerek bürokrasi siyaseti frenlemeye başladı. Çünkü bürokrasi daha önceki dönemde ciddi anlamda güç kaybına uğramıştı. 1961 Anayasasıyla da bürokrasiye siyasi iktidar karşısında kayda değer bir özerklik kazandırıldı. Anayasa Mahkemesi gibi, siyasal iktidarın ve siyasi partilerin eylem ve işlemlerini  yargısal anlamda denetleyecek bir organın oluşturulması, bürokrasiye özerklik kazandırılmasının çarpıcı bir örneğidir. Bu dönemde askeri ve sivil  bürokrasi daha da güçlenmiştir. Ülke Yönetimi = Hükümet +Sivil Bürokrasi + MGK olmuştur.
Yönetim bilimci Heper; siyasal elitlerin bürokrasiyi zayıflatmak için kullandıkları üç stratejiden bahseder. Bunlar; a-yetenekli insanların bürokrasiye katılmalarını caydırmak için memurların ekonomik durumunun zayıflatılması-b-üst düzey bürokratlardan gelen önerileri göz ardı etmek suretiyle onları refuze etmek c-siyasilerin kolayca kontrol edebileceği, KİT gibi alternatif bürokratik yapılar meydana getirmektir. Bu üç ayaklı  strateji, siyasal iktidarlar tarafından özellikle 1983 yılından itibaren yeni kamu yönetimi anlayışı doğrultusunda  hızlı bir şekilde uygulamaya konuldu.

Askeri yönetiminin himayesinde hazırlanan 1982 Anayasası, devletin üstün ve aşkın niteliğine vurgu yapmış  ve dolayısıyla devleti sivil toplum karşısında siyasal yönden güçlendiricek mekanizmalara ağırlık vermiştir. Bunun sunucu olarak, devletin siyasal ve ideolojik yönüne yapılan vurgu, kamu bürokrasinin  merkeze bağlılığını artırmış aynı zamanda sivil toplum üzerindeki rolünü de güçlendirmştir.Kısaca ara rejim döneminde askeri-sivil bürokrasi ülke yönetimine tamamen egemen olmuştur.
1983 yılında Anavatan Partisinin iktidara gelmesiyle ve ekonomide liberal politikaların izlenmesi nedeniyle çeşitli alanlarda devlet tekili kaldırılmış ve özelleştirme süreci başlamıştır.Bu dönem, yeni kamu yönetimi doktirinin  ışığında (new public management) gelişmiş batı ülkeleri başta olmak üzere çeşitli ülkelerde özelleştime-deregülasyon ve devletin küçültülmesi politikalarının uygulamaya konulduğu önemli bir dönüşüm sürecini ifade eder
1990′ların sonu ve 2000’li yılların  başında büyük ölçüde IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların etkisiyle Bakanlıkların hiyerarşisi dışında üst kurullar bürokrasisi oluşmuştur.Dolayısıyla, önemli bazı kamu hizmetleri  “kurul” biçiminde örgütlenen bürokratik yapılara  transfer olmuştur.
Ülkemizdeki bürokrasi-siyasi iktidar ilişkisi yapısal  ve işlevsel anlamda her zaman uyumlu olmamıştır. Bazı dönemler, her ikisi de kronik sorun  haline gelmiştir.Siyasi iktidarlar kendilerini ülke yönetiminde tek söz sahibi olarak görmekte, yetkisinin sınırlama girişimlerini halkın iradesine müdahale saymaktadır. Bürokrasinin aktörü  olan bürokratlar ise, siyasi iktidarın uygulamalarını ülke çıkarlarıyla bağdaşmadığını düşündüğü konularda kendini görevli saymaktadır.Başka bir deyişle bürokrasi kendine aşkın nitelikli bir görev yüklemektedir. Aslında çatışmanın temeli, bu iki farklı anlayış nedeniyle ortaya çıkmaktadır.

Ülkemiz aslında bürokrasi ve siyasi iktidarın ortak yönetimiyle idare edilmektedir. Yani Devlet, siyasi iktidar, askeri ve sivil bürokrasi tarafından idare edilmektedir. Bu nedenle, hiçbir dönemin siyasi iktidarları ve bürokratları kendilerini yaşadığı dönemin tek belirleyicisi sayamazlar. Hali hazırdaki bürokrasi ve siyaset kurumu, geçmişe saygılı olup ülkenin geleceğine de sorumluluk çerçevesinden bakmak zorundadır.Ne bürokrasi ne de siyasi iktidar, ülkeyi tek başına yönetemedikleri gibi tek başına her türlü soruna çözüm de getiremezler. Bu meyanda, bürokrasi ve siyasi iktidarların ana görevi, şartları doğru değerlendirerek ülkenin yapısal ve işlevsel sorunlarına etkin çözüm üretmek olmalıdır.Bu eksende, devletin ve demokrasinin çimentosunun  halk olduğunu bürokrasi ve siyaset kurumu unutmamalıdır.Etkin bir devlet yönetimi ve barışçıl bir toplum için  bürokrasi-siyasal iktidar-halk ahengi ve dengesi her alanda sağlanmalıdır.Bu ahengin oluşturulmasında ana görev siyaset kurumunundur.

Nihai olarak; bürokrasi ve siyaset kurumu, biri diğerinin alternatifi olarak kendini görmek veya  birbirine karşıt ve zıt olmak yerine ülkeye hizmet etmenin koşullarını hazırlamak için ortak hareket edip her alanda eşgüdümlü bir şekilde çalışarak  devlete ve millete  hizmet etmenin erdemliğini ve kadirşinaslığını göstermelidir.

www.alikoplay.org

1.5.2008 12:30:19 AM

 

 

Medeniyet, toplum, din ve modernizm konularını “ruh ve şekil” bağlamında irdeleyen Sezai Karakoç, “şekilciğin ruhun önüne nasıl geçtiği ve çözüm yolları” parti toplantısının bu haftaki konusuydu.

Çarşamba, 30 Nisan 2008 15:44

Haber Merkezi / TIMETURK

Yücediriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç, partisinin haftalık toplantısında “Ruh ve Şekil” konulu bir konuşma yaptı. Yaşadığımız süreci “Fetret dönemi” olarak değerlendiren Karakoç, Fetret dönemlerinin İslâm ruhunun yeniden ateşlenmesiyle aşılacağını, daha önce bir çok kez güneşin battığını ancak fecir ve seherin gelerek aynı güneşin daha parlak bir şekilde doğdunu vurguladı.
Sezai Karakoç konuşmasında özetle şunları kaydetti:
İnsanı, tek kişiyi olduğu gibi, toplumu da ayakta tutan, ruhtur. Toplumun ruhu, şekilden ibaret kurallara ve sisteme canlılık verir. Aynı sistemle hem kötü, hem iyi yönetim mümkündür. Her sistemin zaafları, ayrıcalıkları, avantajları, dezavantajları vardır. Sistemin iyi işlemesi, toplumun süreklilik gösteren ruhunun eseridir.
Toplum ruhu, onu ayakta tutan ideallerden beslenir. Duygular, düşünceler, bir idealde işlenir, bütünleşir ve itici, yaşatıcı güç olursa, idealler de kurallara yaşama, gelişme ve problemleri çözme, yıkımları onarma imkânı, şansı sağlar.

Medeniyetleri medeniyet yapan, bir ruhtur. Bir ruh, yüzyıllar boyu bir millete, bir devlete, diğer devletler ve milletler arasında ayakta durma iradesini verir. İnançlar, ideallerin, umutların ve iradelerin temel ortamını kurar. Kişiler, böyle bir psikolojik, bir metafizik havada, âdeta bir görev yüklenmişcesine her türlü zahmete katlanma, güçlükleri aşma, fedakârlık ve feragat gösterme ahlâkına, yüceliğine ererler.

“TARİH KUTLU RUHUN ŞAHLANIŞINA ŞAHİT OLDU”
Kimi çağların bir destan havasına bürünmesi bundandır. Peygamberlerin açtığı yolda, müminler sanki tükenmez bir yapım enerjisi kazanmış gibi sayısız eser vücuda getirirler. Akıl bu kadar verim karşısında şaşırır. Bu ruhun en iyi, en güzel, en mükemmel örneği İslâm ruhudur. Tarih, kaç kez şahit oldu bu kutlu ruhun şahlanışına!

Şeytanî ruh, kaç kez İslâm milletini, medeniyetini, ülkesini ezmeye, tarumar etmeye, yere sermeye geldiyse, o ruh ayağa kalkarak büyük savaşını verdi. O yüzden dünya kubbesi, hep islâmın zafer sesiyle çınladı.

“İSLAM KURTULUŞ HAZİNESİDİR”
Yeni doğuşların en süreklileri, tarih içinde en etkin dirilişler, İslâm ruhunun eserleridir. İslâmın kaderi, kıyamete kadar, insanoğlunun her düşüşünde, onun imdâdına yetişmek, onun yeniden kendine gelmesini ve düşüşten kurtulma umut ve şevkine kavuşmasını temin etmek zenginliği ile dolu bir kurtuluş hazinesidir.

NEDEN “İHYA-YI ULÜM-ÜDDİN”?
Şekil önemlidir. Ancak ruhsuz şekil, boş ve cansız bir kalıptan başka bir şey değildir. Kurallar, şekilden ibaret hale gelince, ona bir “ruh” üflemek icâp eder. Buna, “ihya” diyebiliriz. İmam-ı Gazali, bu sebeple, eserine İhya-yı Ulüm-üddin adını verdi. Din ilimlerinin dirilişi anlamına. Burada “din” kelimesini geniş anlamda düşünmeliyiz. Bugün ki anlamda değil. Bugün ki anlamda din, sadece inançları ifade eder. Ancak, islâmda, din, medeniyeti, hayatın her cephesini, kişiyi, toplumu ve devleti ilgilendiren tüm konuları kapsar. Dünya ve âhiret yaşantılarının tümünü düzenleme ve değerlendirme alanlarının kapsamında kabul eder.

BATININ ÖRNEK ALDIĞI “FATİH RÖNESANSI”
Bu yüzdendir ki, islâm milleti, ülkesi ve devleti süreklice gelişmiş ve ilerlemiştir. İslâm Medeniyeti’nin, büyük varyasyonlarını görüyoruz tarih boyunca. Peygamber Efendimiz Dönemi temel dönemdir. Daha sonra Dört Halife Dönemi, Emevi Dönemi, Abbasi Dönemi, Endülüs Devlet ve Medeniyeti, Selçuklular, Babür Hint- İslâm Devleti, Osmanlı Devleti dönemleri gibi açılımlarıyla insanlığın Hakikat Medeniyeti olarak geçen yüzyıla kadar uzanmıştır. Onun içindir ki, Batılılar dahi, bir Fatih Rönesansı’ndan, Babür Hint- İslâm Rönesansı’ndan bahseder.

İSLAM RUHU VE FETRET DÖNEMLERİ
Fetret dönemleri, İSLÂM RUHU’nun yeniden ateşlenmesiyle aşılır. Kaç kez güneşimiz batmıştır; ama daha sonra, fecir ve seher gelmiş ve aynı güneş, daha parlak bir şekilde doğmuştur.
İSLÂM RUHUNUN İHYASI (Dirilişi), işte şimdi bizim için birinci öncelikli hedef budur! Milletimizin binbir ihtiyacı içinde asıl bu hedeftir ki tüm hedeflerin hedefi olarak işlev yapacaktır. Bu amaca islâm dünyası tam bir bilinç içinde yöneldiği takdirde bütün diğer hedeflere de bir arada ulaşmak mümkün olur.

“ŞEKİLCİLİK RUHUN ÖNÜNE GEÇTİ”
İkiyüz yıldır, şekilcilik ruhun önüne geçti. Lâfızcılığa saplandık. Taklit, ihyayı (dirilişi) önledi. Saplanıp kaldığımız Batıcılık, Medeniyetcilik olarak algılandı ve sunuldu. Oysa medeniyetçilik, özünde, otantiklik ve orijinallik motifi işleyen bir hareket ve akım demektir. Diğer medeniyetlerden öğrenilecek şeyler, çıkarılacak dersler olabilir. Ama taklitle, şekilcilikle, lafızcılıkla katedilebilecek bir mesafe, varılabilecek bir merhale söz konusu olamaz.
Modernleşme adı verilen taklitçilik, yetenekleri körelten, önü tıkayan, umutları karartan, zamanı yitirten, basit, kolaya kaçıştan başka bir anlamı olmayan, sonu hayal kırıklığı ile dolu boşuna bir çabadır.

ASIL KAHRAMAN KİMDİR?
Gönül ister ki, bu gidişten bir an önce dönüp, zahmetli ve başlangıçta yavaş da olsa sonradan hızlanacak olan kendine, öze dönüş ve diriliş yönüne ve yoluna girsin İslâm Alemi. Asıl kahramanlar bu yolu açan kişilerdir. Bu yolda ısrar eden, dayanan, yılmayan, yolundan sapmadan yürüyen kişilerdir.
Ülke istilâsından önce zihinler ve ruhlar istilâ edilmektedir ki, bu istilâ yüzünden maddi istilâlar gereğince idrak edilmemekte, bu istilâlar karşısında gereken tepki gösterilememektedir.

NE YAPMALI?
Öncelikle, zihinlerimizi ve ruhlarımızı, bu istilâlardan ayıklamalıyız ki, ülkemizi istilâlardan kurtaracak büyük güç ve cesarete erelim.
Allah ruhlarımızda İslâm ruhunu bütün dinamizmiyle yeniden filizlendirsin ve geliştirip sonunda bir çınar haşmetine kavuştursun derim.

fikritakip.com

 

Ergenekon, ya laiklere karşı 28 Şubat’sa?

CHP lideri Baykal’ın, birden fazla kere, Erbakan’ın Milli Görüş nedeniyle bedel ödediğini tekrarlaması; hatta Saadet Partisi çevrelerinin, bunun Erbakan’dan özür manasına geldiği yönündeki açıklamalarına rağmen tavrını değiştirmemesi neye alamet olabilir?

Baykal, son CHP kurultayında da aynı konuya dönerek, Erbakan’ın Milli Görüş nedeniyle bedel ödediğini, buna karşılık Erdoğan’ın işbirlikçiliğin nimetlerini devşirmeye baktığını söyledi.

CHP lideri, genel başkanlığı Mustafa Sarıgül’e kaptırmasına ramak kalan 2005’teki kurultayda da örtük biçimde, başka partilere olduğu gibi CHP’ye de içeriden operasyon yapılmaya çalışıldığını söylemişti. Son kurultayda ise CHP’nin kapıp kaçırılmasına izin vermeyeceklerini tekrarladı.

Ortada bir şeyler döndüğü kesindir. Baykal, açıkça söylemese veya söyleyemese de Türkiye’de çeşitli sorunlar çevresinde tarafı bol bir hesaplaşmanın yürütüldüğü ayan beyan ortadadır.

Ergenekon meselesinin böyle bir hesaplaşma olma ihtimali, bu isimde bir yapılanmanın terör yoluyla AKP hükümetini devirmeye hazırlandığı seçeneğinden çok daha ikna edici ve doyurucu bulunmalıdır.

Hele Ergenekon konusunda öne itelenmiş bir gazetecinin peyderpey ve takvimlendirildiği besbelli açıklama zincirine en son eski AKP’liler Abdullatif Şener ve Turhan Çömez’i eklemesi, ziyadesiyle kuşkulandırıcı bir aşamayı işaret ediyor olabilir.

Yok eğer Şener ve Çömez’e ilişkin açıklamalar Ergenekon’un sınır ötelerine uzanan hesaplaşmaları içinde anlamlı değilse ve AKP’ye nüfuz etme ihtimali bulunan muhalefet ihtimallerini bu harala gürelede aradan çıkarma emeli taşıyorsa, hiç farketmez, konu yine küresel şemsiye altında görülen hesaplar hanesine yazılmalıdır. Çünkü hiç kuşku yok büyük fotoğrafın içinde türlü türlü niyet ve amaçlara hizmet için istihdam edilmiş daha küçük resimler de olacaktır; dolayısıyla bu küçük resimlere dikkat kesilip ana güzergahtan çıkmamak icap eder.

Ergenekon meselesindeki senaryoları kabaca indirgeyebileceğimiz ihtimal hesapları içinde AKP çevreleri ve bu iktidarla temasta kalmayı seçen gruplar için durum şundan ibarettir:

Türkiye’de din karşıtı ve ülkenin siyasi rejimine nispetle elit kabul edilen bazı çevreler, dindar kimlikli siyasetçilerin başbakanlık, cumhurbaşkanlığı ve bürokrasi gibi kademelerde yer almasını içine sindiremediğinden bu iktidar yapısını çökertmek için planlar içindedir. Bu kesimler, aslında yekpare bir düşünce ve siyaset gövdesi oluşturmuyorlarsa da Kemalizm paydasında birleşmiş bir koalisyondur ve içlerinde din düşmanından dine ılımlı bakanına, milliyetçisinden ulusalcısına, sosyal demokratından sosyalistine kadar çeşitli çevrelerden insanlar vardır. Bütün bu unsurları birarada tutan yegane tutkal, AKP iktidarını düşürmek ve laik rejimi kurtarmaktır. Bu amaçla herşeyi mübah görmektedirler: ideolojik veya siyasi tarafı ne olursa olsun önemli isimlere suikastler planlayacak kadar niyeti bozmuşlardır, kitlesel katliamlar veya çatışmaları kışkırtacak kadar insafsızlaşmışlardır, devletin çalışmasını engellemeye yeltenecek kadar gözleri kararmıştır ve yaratmak istedikleri kaosla orduyu yönetime el koymaya zorlamayı planlamaktadırlar.

Bu kesimler, niyet aşamasının ötesine geçmiş ve aynı zamanda örgütlü bir yapı oluşturmuş durumdadırlar ve geçmişteki faili meçhul kimi cinayetler de dahil olmak üzere, bugüne kadar gerçekleşen sansasyonel saldırıların çoğunun da failidirler. Susurluk, Şemdinli, Danıştay saldırısı vs. gibi olayların tümü bu örgütlenmenin (Ergenekon) işidir. O halde, liberaller ve muhafazakarlardan oluşan demokrat cephenin AKP etrafında kenetlenerek bu gizli ve yasadışı yapıyı ortaya çıkarmak için seferber olması gerekir. Bu arada siyasi bakımdan AKP’ye destek vermeyi sürdürmeli ve hatta onun AB ile bağlarını kuvvetlendirecek her türlü katkıyı sunmalıdır.

Buna mukabil, AKP karşıtı (ve Ergenekon’la ya doğrudan ya da dolaylı ilişkili olmakla suçlanan) kampın yaklaşımı ise aşağı yukarı şöyledir:

AKP, iktidarını koruyabilmek için dış bağlantılarına sürekli taviz vermektedir. Bu tavizler arasında başı çeken özelleştirmeler ve satışlar yoluyla sağlanan imtiyazlar artık yerini giderek siyasi rejimin laik karakterinden vazgeçmeye bırakmaya başlamıştır. ABD ve AB tarafının AKP’ye bu yönde desteğini sürdürmesi ise ülkenin parçalanması ve uzun vadeyi ilgilendiren büyük siyasi avantajlar elde edilmesi için makul bulunmaktadır. AKP hükümeti gayri milli bir iktidardır, baskıcıdır ve siyasi rejimin kökünü kazıyabilmek için laik kesimler üzerinde baskı kurmaktadır. Ergenekon meselesi iktidarın gündemi değiştirmek ve laik kesimler üzerindeki baskıyı arttırmak için ortaya attığı bir senaryodur. Devlet içinde yasadışı yapılanma örnekleri geçmişte de görülmüş olmakla birlikte ve son Ergenekon meselesi de belki bunların bir parçası olabilecekken AKP iktidarı, işin bu yanında değildir. Bu iktidarın amacı, Ergenekon konusunu sürekli gündemde tutarak psikolojik bir savaş sürdürmektedir.

Çapı bu denli büyük ve geniş bir Ergenekon örgütü var mı yok mu bilinmez ama ülkenin muhtelif yerlerinde yakalanan silahlar, bombalar, örgüt şemaları, asker ve sivil bazı kişilerden oluşan hücreler, bu hücrelerden bazılarının bazı olaylarla ilişkisinin tespit edilmesi gibi şeyler, meselenin, kaos yaratmak için teröre başvurma niyetiyle olan alakasını kuvvetli karineye dönüştürmüş vaziyettedir.

Buna mukabil bütün bunlarla ilgili karşı iddialar da yabana atılır gibi değildir.

Hâsılı, iki tarafın da izah etmekte zorlanacağı bazı durumlar da var, kabul etmek zorunda oldukları somut gerçekler de.

Herşeye karşın, AKP iktidarının, kendi politik gücüne ve ülkenin iç dinamiklerine dayanarak Ergenekon meselesine el attığına inanmak için çok saf olmak gerekir. Bu konunun aniden ortaya çıkması, olabilecek en sansasyonel soruşturma sürecinde 40’a yakın önde gelen ismin gözaltına alınması, tutuklanması ya da çok sayıda kişinin sorgulanması, aradan geçen uzun süreye rağmen hala iddianamenin ortada olmaması, konunun İslami medyada ve liberal bazı yazarlar tarafından polemikler, spekülasyonlar ve polisin aktardığı bilgilerle sürekli manşetlerde tutulması işin içinde iş olduğuna dair kuvvetli karinelerdir.

Bu nedenle nefesler tutulmuş, bu sansasyonel soruşturmanın bir psikolojik savaş ve dış operasyon değil, Türkiye’nin demokratikleştirilebilmesi için girişilmiş kararlı bir çaba, yılların birikimine vurulmuş neşter, ülkeyi gizli ve yasadışı oluşumlardan arındırmak için belki son fırsat olduğunun ortaya çıkması bekleniyor. Şu ana kadar Ergenekon soruşturmasının oluşturduğu iklim sayesinde yürütülegelen baskı, sansür, tasfiye ve yıldırma gibi uygulamalar, soruşturma vesilesiyle öne sürülen iddiaların mahkemede de teyit edilmesi sayesinde belki hafifletici sebep defterine yazılabilir. Ama böyle olmaz da mesela Şemdinli veya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, yahut Atabeyler ve Sauna çetesi olaylarında olduğu gibi mahkemeden umulan sonuç çıkmazsa (kimilerine göre fiyaskoyla neticelenirse) konunun psikolojik savaş, bir operasyon ve başka amaçların perdesi olduğu kesinlik kazanmış sayılacaktır. Üstelik soruşturma bu şekilde sonuçlanırsa, elini attığı her şeyi mundar eden hükümetin küçük hesaplarını görme karşılığında, adına konuştuğu İslami/muhafazakar kesimlere nasıl ağır bir bedel ödetmekten hiç çekinmediğini de görmüş olacağız.

Bu vesileyle ortaya çıkması muhtemel bir önemli gerçek de, 1997 28 Şubat’ın da pek çok sol grup nasıl Erbakan hükümetine karşı küresel “renkli devrim”in ve karanlık operasyonun gafil neferi olduysa şimdi de muhafazakar/İslami kesimlerin (bunlara, kendilerine “İslamcı” diyen çoğu grubu ve kimi sözde İslami hareketleri de katmak gerek) bu kez laiklere karşı 28 Şubat’ın gafil neferliğine soyunduğunun kestirilebilir olmasıdır.

İslami medyada, ulusalcıların ve laiklerin de tıpkı AKP hükümeti gibi dış destek arayışında olduğunu kanıtlayan haberlerin yayınlanmasına özel bir önem verilmesi, acaba bir dış operasyonun parçası mı olunduğundan duyulabilecek kuşkunun geniş İslami kesimlerde ve muhafazakarlar arasında yayılmasını önlemek içindir.

AKP’ye yakın çevreler, bu iktidar her ne kadar dış destekle yoluna devam ediyorsa bile hükümeti devirmeye çalışan ulusalcılar ve Kemalistlerin de aslında dış destekle bunu yapmaya çalıştığını bunun için ısrarla önümüze sürüyorlar. İslami medyaya göre, AKP’yi dış bağlantıları nedeniyle suçlayan ulusalcılar ve laikler de o bağlantılara ulaşabilseler aynı tutum içinde hareket edip bu kez hükümeti düşürmeye çalışacaklardır. Öyleyse AKP’nin AB ve ABD’den temin ettiği desteğe karşı çıkmanın reelpolitik haklılığı yoktur. Zaten reelpolitik bakımdan bir iddia yanlışlanabiliyorsa bilinen en kesin vicdani doğru bile karşımıza dikilse ona burun kıvırmamız gerektiğini öğütleyen bir kültürel atmosferi solumuyor muyuz AKP iktidarlarında?

Hal böyle olunca, meselenin en ileri dış desteği kimin sağlayacağı yarışmasına dönüşmesini kim engelleyebilir? Ayrıca İslami kesimlerin böyle bir yarışma içine girdikten sonra dış operasyonun parçası ve neferi haline gelmesinin önünde hiç engel kalır mı?

Belki bundan önce sorulması gereken şudur ki, AKP hükümeti, ülkenin demokratikleşmesine ve laik siyasi rejimin haksızlıklarını gidermeye böylesine cüretkârca azmetmiş bir hükümet midir? Gül ve Erdoğan’dan başlayarak, Unakıtan ve diğerleriyle birlikte AKP’li profilinin hayatlarının gayesi, ellerindeki iktidarla Türkiye’yi bir daha geri dönmemecesine demokratikleştirmek midir; arada bazen cevapsız, şaibeli, karanlık, usulsüz ve acaip iş ve ilişkiler kaçıyorsa da onları bile bu ulvi ve kudsi amaç için mi seferber etmişlerdir? Böyle midir ki İslami çevreler ve muhafazakar kesimler (hatta bazı İslamcı gruplar), bir dış operasyonun sahaya inmesinde aktif rol alacak (yahut sükutu ikrarın kanıtı yapıp ses çıkarmayacak) kadar gözlerini karartmış durumdadırlar?

AKP iktidarı ve onun etrafını çepeçevreleyip sert bir koza olmuş İslami/muhafazakar kesimler acaba işlerini güçlerini bırakmış da Türkiye’nin daha özgür bir ülke olması, demokratikleşmesi, siyasetin vesayetten kurtulması, sivil toplumun güçlenmesi vs. için gecelerini gündüzlerine mi katıyorlar? Böyle bir idealden başka şeyi gözleri görmüyor mu? Ne yapıyorlarsa hep bu mukaddes idealin hayat bulması için midir?

2008’in Nisan sonunda Kuzey Irak’a hava ve kara harekâtının yapıldığı günlerde harekâtın bitiş şekline sorular yönelten muhalefet (CHP ve MHP) ile Genelkurmay arasında patlak veren sert tartışma sırasında muhafazakar yazar çizer takımının tam bir fırsatçılıkla askerin yanında yeralarak muhalefete gönderdiği salvolara (ve başka nice örneğe) bakınca, bu kesimin ülkenin demokratikleşmesi ve askerî vesayetten kurtulması için karşılıksız sevdalar taşıdığına inanmamız güçleşiyor. Kuzey Irak harekâtı ile ilgili küçük bir tartışmayı bile Genelkurmay ile aynı tarafta gözükmenin şansı olarak gören muhafazakarların demokratikleşmeye inancı su götürür. Gayet iyi anlaşılıyor ki, mesele politiktir, reelpolitiktir ve tüm karşılaşmalar bu zeminde vuku bulmaktadır.

Muhafazakar iktidar için de, muhafazakarlar için de hayati meselenin laikliğin mevcut aktörlerinden kurtulmak olduğunu düşünmek mümkündür. Bunun için dış desteğin taleplerine en ileri karşılık verecek tarafın kendileri olduğunu kanıtlamak üzere giriştikleri gayret dikkate değerdir. Fakat gözden kaçırdıkları önemli bir ayrıntı vardır ki, o da, desteğini aldıkları Batı dünyasının Türkiye’de laik siyasi rejimin taşıyıcılarını neden bir kenara atma niyetinde olacağıdır. Hükümeti ve muhafazakar çevreleri yönlendirdiği anlaşılan “stratejik derinlik” doktrininin her ne kadar bu soruya bir cevabı olduğu seziliyorsa da o cevaba göre yapılanan Türkiye’nin, laik taşıyıcıların yönetimindeki Türkiye’den ne farkı olacağı da tartışmalıdır. Zira onların Türkiye’sinde laik aktörlerin yerine bu kez dindar başbakan, mesela Washington’un Tel Aviv’i krizden kurtarma konsepti içinde ürettiği bir talebi (işgal altındaki Golan’ın belli bölgelerini bırakma karşılığında İsrail’in tanınması ve Ortadoğu’da normalleşmesi) üstelik de içtenlikle benimseyerek muhatabına (Suriye) iletebilmektedir.

Bu satırların yazarının tahminine göre “stratejik derinlik”, Batılı güçlerin Türkiye’de laik siyasi rejimden vazgeçebileceklerini öngörürken, I. Dünya Savaşı sonrasındaki birinci dalgada laik aydınların Ortadoğu’da iktidara getirildiği ve bu elit kesimin kaynakları kullanmada ortak olarak görüldüğü; Soğuk Savaş’ın bitmesiyle başlayıp 11 Eylül’le nihai formasyonuna ulaşan dönemdeki ikinci dalgada ise Müslüman/muhafazakar (ılımlı İslamcı) kesimlerin iktidara gelmesine göz yumulduğu ve bu kesimlerle ortaklık ilişkisi kurulacağı varsayımına dayanıyor. Batının küresel odaklarında Türkiye’nin laik elitlerinin değil, muhafazakar elitlerinin ortak seçilmesi, Türkiye’nin “ılımlı İslam”a dayalı yeni, taleplere hazır, beklentilere açık ve nüfuz edilebilir bir siyasi rejime kavuşması anlamına geliyor olmalıdır. Bunun mümkün olabilmesi için Müslümanlığın modernize, stilize ve estetize edilmesine ihtiyaç bulunduğu kadar, dünya görüşü olma iddiasını da terketmesi ve eklektik bir yaşam kültürü haline gelmesi gerekecektir. Öyleyse liberal çevrelerin Kayserili bir işadamından, “Namazın bana günlük maliyeti toplam 20 dakikadır” cümlesini ballandırarak aktarmalarında, yahut “tesettür defilesi”nden çıkıp magazin âlemine yeni bir soluk getiren “Kur’an da okurum, rujumu da sürerim” zihinsel durumunu simültane tercüme etmelerinde muhatap kitle biz dindarlar değil, Batılılar olmalıdır.

Muhafazakarlar, Batının küresel güç merkezlerinin Türkiye’deki yeni nesil ortağı olabilmek için “dinlerarası diyalog” markasıyla dinler esperantosuna rıza göstereceklerini zaten başından beri ilan etmişler; dinin, yabancıların taarruzlarına karşı ülkeyi ve halkı diri tutacak mukavemet mayası olma özelliğini çürütebileceklerini göstermişlerdir.

Ekonominin ve siyasetin liberalizasyonu, sivil toplumun güçlendirilmesi, demokratikleşme, ordunun (siyaset başta olmak üzere) toplumsal hareketliliğin içinden çıkarılması ve diğer değişim bahisleri (tam da Rusya lideri Putin’in işaret ettiği gibi) ülkenin gücüne güç katması amacıyla değil, yabancıların etki ve nüfuzuna sırtını yaslamış iktidarlarının önünü açabilmek içindir.

Öyleyse çok değil, daha 10 yıl önce dindar bir başbakanın iktidarı sırasında Türkiye’nin yaşadığı 28 Şubat “renkli devrim” operasyonunun gerçekleşme biçimi, destekçileri ve çerçevesine bakıldığında bugün itibariyle değişen tek şeyin oyuncular olduğu açıkça ortada değil midir?

1997’de sol gruplar, laikler ve ulusalcılar 28 Şubat operasyonunda rol almışken, bugün muhafazakarlar ve İslami kesimler benzer bir operasyonun aktörleri gibi görünüyor.

Ulusalcılar ve laik kesimler bu değişim sürecinde eski imtiyaz ve etkilerini koruyabilmek için muhafazakarlardan çok daha fazla içselleştirilmiş bir ilişkiye hazır olduklarını Batılı mahfillere iletiyor olabilirler mi? Bu sorunun cevabını bulabileceğimiz emareler arasında olumlu unsurlar da var, olumsuz unsurlar da. Ama Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın Şubat 2007’de Washington’a yaptığı seyahat sırasında Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde Rusya lideri Putin’in birkaç gün önce Münih’te 43. Güvenlik Konferansı’nda yaptığı kritik konuşmanın yayınlanması gibi bir emare, olumlu işaretlerin yanında baskın olumsuz öğe olarak çoktan not edilmişti bile. Buna karşılık muhafazakarlar, Genelkurmay’ı temsilen bazı generallerin, Amerikan neoconlarına yakın Hudson Enstitüsü tarafından Haziran 2007’de düzenlenen senaryo tartışmasına katılmalarını olumlu emare olarak günlerce manşetlerinden indirmemişlerdi.

Muhafazakarların iddiasına göre askerler (ve tabii onların himayesinde ulusalcılar ve laik kesimler), kendileri için Washington’da yoğun destek arayışındaydılar; bu desteği sağladıkları an düğmeye basacak ve AKP hükümetini düşürmek için süreci başlatacaklardı.

Muhafazakar ve İslami kesimlerin AKP hükümetinin dış bağlantılarla iktidarda kalma yöntemine verdiği abartılı desteğe bakılırsa tam da bundan korktukları; ulusalcıların ve laik kesimlerin AKP iktidarından rol çalarak Batılılarla yeniden temas kurabileceğinden çekindiklerini görebiliyoruz.

Muhafazakar ve İslami kesimlerin bize söylemeye çalıştığı şey şudur: sandığımız gibi ulusalcılar ve laikler milli duyarlılıkla AKP hükümetine karşı çıkmıyorlar. Tartışma, tıpkı eskiden olduğu gibi “merkez-çevre” veya laik elitler ile dindar kesimler arasında geçiyor. Şu halde aman oyuna gelip de gerilime farklı bir yorum getirerek kendi kalemize gol atmaya yeltenmeyelim!

Bu durumda CHP lideri Baykal, sürekli olarak Milli Görüş’ün mevcut işbirlikçi hükümetten farklı olduğunu, zaten bu yüzden bedel ödemek zorunda kaldığını dile getirirken kendisinin Ergenekon’a iliştirilmiş kesimlerden farklı olarak ilkesel, milli bir çizgide durduğunu mu söylemeye çalışıyor, yoksa daha genel olarak, AKP hükümetine karşı çıkanların gizli gayri milli gruplar olduğu iddiasına mı itiraz ediyor?

Eğer bu kesimler öyle ya da böyle milli rotada sapasağlam duruyorlarsa Ergenekon’un bu kesimleri tasfiyeye yönelmiş Batı merkezlerinden yönetilen bir operasyon olduğuna hiç kuşku kalmayacaktır. Yani 1997’de Erbakan’a karşı yapılan 28 Şubat operasyonu ve tasfiye hareketi, bu kez Ergenekon adı altında laiklere karşı düzenlenmiş demektir.

Böyle değilse bile (ulusalcılar ve laikler dış bağlantılarla AKP hükümetini devirmeye çalışıyorlarsa da) meselenin yine iç siyasi gerilimle ilgili değil, dışarıdan himaye edilen bir operasyon olduğunu görmemek için sersem olmak gerekir.

Burada karar verilmesi gereken, ulusalcılara ve laiklere karşı bir dış operasyonun aleti olmayı kabul edip etmemektir. Ya ahlaken doğrunun yanında durup, en azılı hasmına karşı dahi olsa yenilgi pahasına hiçbir dış operasyona hizmet verilmeyecektir (Erbakan bunun ideal örneğidir), ya da iktidar olmak veya iktidarı korumak uğruna dış operasyonların oyuncaklığını yapmanın mideyi kaldırmayacağı geniş tiyniyet savunulacaktır.

Eğer Ergenekon, bu kez laiklere karşı 28 Şubat operasyonuysa, AKP’ye açılan kapatma davası ile birlikte başlayan müdahale sürecinin Rusya-Çin ekseni tarafından teşvik gördüğü iddiası zihin yönlendirmeyi amaçlıyor olabilir. Daha doğrusu, Türkiye’de siyasi rejime dayanarak varlıklarını sürdürebilen tüm odakların küresel güçlerce tasfiye edilebilmesi için ortaya atılan Ergenekon soruşturması, himaye gördüğü Batıyı gizleyebilmek amacıyla başka bir resme işaret ediyor olabilir. Rusya-Çin ekseninden teşvik geldiğine yönlendirilen ve odaklatılan dikkatlerin, Ergenekon soruşturmasını yeni 28 Şubat tasfiye hareketi olarak algılaması hayli zorlaşacaktır.

Tabii ki meseleyi bu denli kalın hatlarla çerçevelemek ve buradan bir teori çıkarmaya çalışmak, karşımıza çıkan kimi detaylar nedeniyle mümkün gözükmeyebilir. Yahut oluşturulan bir teori, kahrolası bir ayrıntı yüzünden çöpe gidebilir. O yüzden kestirmelerle harekete geçmek yerine, açıklayıcı model oluştururken detayları da ihmal etmemek gerekiyor. Bu ayrıntılar arasında asla gözardı edilmemesi lazım gelen de, meseleyi ‘büyük oyun’un parçası yaparken rakip takımların içindeki oyuncular arasında bağımsız davrananların olabileceği yüksek ihtimalidir.

Güçlü kanıt ve dayanaklara bakarak küresel güç merkezlerinin Batı yakası tarafından Türkiye’de laik siyasi rejime karşı bir operasyon yürütüldüğü genellemesiyle baktığımızda yaşanan tüm gelişmeleri açıklamış olamayabiliriz. Batı yakasını Washington’ın temsil ettiğini varsaysak bile bu izahın kendi içinde de epey alt başlığı bulunduğunu ve hem AKP muhitinin, hem de Ergenekon’la irtibatlandırılan mahallenin Washington’da hısım ilişkilere sahip olduğunu tespit edebiliriz. Hatta ‘büyük oyun’u sevk ve idare kulvarında her türlü performansı gösterebilecek kabiliyetteki servisler arasında bile rakip âşinalıklar bulunabileceğini düşünmemiz için yeterince işaret vardır.

Doğrusu istenirse bu satırların yazarı, ‘büyük oyun’un başkentlerdeki stratejik planlarına bakmak yerine (ya da bununla birlikte), daha aşağılarda veya derinlerde kimi istihbarat örgütleri düzeyinde, muhalif ama uzlaşabilen çıkar ilişkileriyle tesviye edilmiş yatay geçirgenliklere, ilk bakışta anlamlı gözükmeyebilecek ilginç perspektiflere, kimi zaman hükümetlerinin, hatta ülkelerinin menfaat algısını bile gözardı edebilen hizipçi girişimlere vs. gözatmanın çok daha doğru sonuçlar vereceğini düşünmektedir.

Bu durumda bazı servislerin kendi içlerindeki kanat çatışmalarının dahi Türkiye’de siyasi tercihler üzerinden yürüyor olabileceğini asla değerlendirme dışı tutmamak gerekir.

Amerika’daki kimi yasal veya yasadışı örgütlenmelerin bir kısmı Türkiye’ye nüfuz edebilmek için AKP iktidarından yararlanmak isterken, başka bir kısmının Ergenekon tipi örgütlenmeler ile yol almak istemesi kimi şaşırtabilir ki? Bunların Rusya ve Çin’den muadilleriyle çatışmaları ya da uzlaşmalarının, yine aynı siyaset skalası boyunca kendisine karşılıklar bulmakta zorluk çekmeyeceğini hatırlatmak yararlı olabilir. Burada önemli olan kimin ne istediği, kimin neyi hangi sürede ve ne boyutta talep ettiğidir.

Muhafazakar ve İslami kesimler şu sıralar iştahla Ergenekon örgütünün çökertilmesini takip ediyor, bu sürece destek veriyor, olayın polisiye ve adliye safahatından büyük mutluluk duyuyor. Devletle böylesine sağlam organik ilişki içine girebilen bu kesimler meseleyi Türkiye’nin iç çelişkisine indirgedikçe küresel gerçeklerin dünyasından kopuyor. Eğer gerçekten varsa, Ergenekon gibi bir örgütlenmeyi bütünüyle ulusal sınırlar içinde, tamamen yerli ve iç dinamiklere dayalı, kesin olarak asker-sivil güçlerin kendi imtiyazlarını korumak için giriştikleri yasa dışı bir vaka olarak görmekle hangi denklemlerin dehlizlerinde kaybolduklarından bîhaber kalmaya devam edeceklerdir.

Bu koşullarda “Ergenekon, ya laiklere karşı 28 Şubat’sa?” sorumuzdan irkilmek ve kuşkuya kapılmak yerine, böyle olsa ne değişeceği hissizliğiyle karşılık verme ihtimali ziyadesiyle yüksektir.

Küresel güçlerin ya da ulusal merkezlerin her türlü manipülasyonuna bu denli açık, teşne ve ayartılmaya bu denli müsait insan topluluklarının yaşadığı yere ülke denebilir mi? Bu insanların oluşturduğu topluluğa millet ve onların gelişmiş organizasyonuna devlet adı vermek kabil midir? Böylesine zaaf içindeki bir varoluşun küresel karşılaşmalarda rol alması bir yana, kendisini bile koruması mümkün müdür?

Sahi, ister mevcut iktidar yapısının taraftarları, ister muhalifleri olsun çatışan tarafların her biri, kendi ülkesinin ne olmasını, nereye gitmesini ve neyi başarmasını arzu ediyor olabilir?

Herkesin kendi askeri darbesi, kendi baskısı, kendi ayrıcalığı, kendi demokrasisi, kendi barışı ve uzlaşması, kendi kimliği, kendi tarihi ve geleceğinin olduğu bir yerde ahlaken ve vicdanen doğrunun erdeminden eser kalır mı?

Madem ahlaken doğrunun erdemine ve erdemin gücüne inancın kalmadığı bir dönemdeyiz, öyleyse herkesin bilmesi ve pozisyon ayarı yapması gereken pragmatik hakikat şudur ki, bugün bana ise yarın mutlaka sanadır!

kenan@camurcu.com

28.4.2008

Eski Gönderiler »